Kozlu Mutlu Son

Kozlu Mutlu Son

Altın renginde, parlayan bir saç tutamı. Turner’dı. Kuşkusuz. Miranda herkesten uzak dokunaklı ve Kozlu Mutlu Son bir tek bir başına otururken, bu kişi ondan başkası olamazdı. Bahçeye oluşturulan Kozlu Mutlu Son Fransız kapılarının arasından geçiyordu. Kolunda bir kadın vardı. Boğazcaına garip bir düğüm dolandığını hisseden Miranda ağlasın mı gülsün mü bilemedi. Aşağılamanın her türünden oranını mı alıyordu?

Nefesi boğazcaına takıldı, daha iyi saklanabilmek için banketin gölgeli tarafına doğru kaydı. O hanım kimdi? Onu daha önce görmüştü. Leydi bir şey. Bir dul olduğunu duymuştu, çok varlıklı ve bağlarımsız. Bir dul şeklinde değildi. Yani Miranda’dan fazla da büyük görünmüyordu. İçinden, kime gittiği belli olmayan samimiyetsiz bir özür mırıldanarak, onların konuşmalarını işitebilmek için kulaklarını kabarttı. Ancak rüzgâr onların sözlerini ters yöne sürükleyip götürüyordu, bu yüzden sadece belli belirsiz sözcükler duyabiliyordu. Nihayet, “kesin değilim, “e benzeyen bir şey söylemiş oldu hanım ve

Kozlu Mutlu Son

Turner eğilip onu öptü. Miranda’nın yüreği parçalandı. Kadın Miranda’nın duyamadığı bir şeyler mırıldandı ve balo odasına geri döndü. Turner bahçede kaldı, ellerini beline koymuş anlaşılmaz bir şekilde semane, aya bakıyordu. Git, diye bağlarırmak istedi Miranda. Git! Kozlu Mutlu Son O gidinceye kadar Miranda orada hapis olup kalmıştı. Tek istediği eve gitmek ve kıvrılıp yatağına yatmaktı. Ve büyük olasılıkla, hiç çıkmamak. Sadece o anda bunu yapmak mümkün görünmüyordu, bu nedenle kendisini gölgenin içinde daha da fazla örtmeye çalışarak banketin öbür ucuna doğru biraz daha kaydı. Birden Turner kafasını onun olduğu yere çevirdi. Hapşuu! Onu duymuştu. Gözlerini kıstı ve ona doğru bir kaç adım attı. Sonrasında gözlerini kapadı ve yavaşça başını salladı. “lanet olsun, Miranda, ” dedi iç çekerek. ”

Lütfen, bana sen olmadığını söyle.” *** Hâlbuki gece öylesine iyi gidiyordu ki. Miranda’dan uzak durmayı başarmıştı. Nihayet sempatik, dul Bidwell ile tanıştırılmıştı – sadece yirmi beş yaşında – ve şampanya da o kadar kötü değildi. Fakat hayır, Tanrılar ona hiçbir iyilik bahşetmek niyetinde değildiler. İşte buradaydı. Miranda. Bir banket üzerine oturmuş, onu seyrediyordu. Öyle anlaşılıyor ki onun o dul hanımı öpüşünü de seyretmişti. Aman Tanrım. “lanet olsun, Miranda, ” dedi iç çekerek. “Lütfen, bana sen olmadığını söyle.” “Ben değilim.” Miranda gururluymuş şeklinde konuşmaya çalıştı ama sesinde Turner’ın içine batan bir öfke yankılanmıştı.